TR|EN
Güncel
E-Bülten Aboneliği
SteelPro 2023
18th New Horizons
Tevfik Seno Arda Lisesi
Yayınlar > Çelik Yapılar
Sayı: 79 - Kasım / Aralık 2022

Yapısal Çelik Günü


RUSYA – UKRAYNA SAVAŞI SEKTÖRÜ OLUMSUZ ETKİLEDİ

Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Dr. Veysel Yayan, 23. Yapısal Çelik Günü’nde gerçekleştirdiği açış konuşmasında, yapısal çeliğin sağladığı avantajların yanı sıra sektörün önündeki engellere değindi.

Sözlerime başlamadan önce Prof. Dr. Nesrin Yardımcı Tiryakioğlu’nun vefatından dolayı duyduğum üzüntüyü belirtmek istiyorum. Aslında bu toplantıya pek katılabilecek durumda değildim. Çünkü programım çok yoğundu. ABD’de birtakım toplantılarım vardı. Fakat vefatı duyunca gelmemek olmaz diye düşündüm. Programımın bir kısmını iptal ettim. Nesrin Hanım ile yönetim kurulunda bir dönem çalıştık. Son derece başarılı, insancıl, sonuç alan ve yaptığı işlerle Türkiye’yi Avrupa’da en üst düzeyde temsil etmek noktasına ulaşmış bir insandı. Türk yapısal çelik sektörüne katkıları asla unutulmayacak. Rahmetle anıyorum.

Malumunuz, birkaç gün evvel açıklandı. Bu yılın ilk üç çeyreği itibarıyla gayrisafi yurt içi hasılamızdaki büyüme 6,2 oldu. İnşaat sektörünün büyümesinde bir yavaşlama söz konusu. 2017’den bu yana negatif bir eğilim içerisinde. Tabii bu durum, Türkiye’nin çelik tüketimini olumsuz yönde etkiliyor. Allah’tan inşaat sektörünün, Türkiye’nin toplam çelik tüketimi içerisindeki ağırlığı azalma sürecinde. Geçmişte %50’ler seviyesindeyken %20’lere kadar gerilemiş vaziyette. Dolayısıyla arka arkaya beş yıllık bir küçülme çok ciddi etkiler yaratmadı. Hatta 2021 yılında, inşaat sektöründeki %0,60’lık küçülmeye rağmen, çelik sektörümüz %12,7 gibi olağanüstü yüksek sayılabilecek bir performans gösterdi.

Türkiye’nin çelik tüketimi, GDP’deki büyüme ve zaman zaman küçülme eğilimlerine paralel gitmiyor. Normalde paralel gitmesi gerekirdi. Öyle de gidiyordu fakat sonradan bir kopma içerisine girdik. Çelik sektörü kendi krizleri içerisinde ayrıştı. Zaman zaman krizler birleştiğinde bir paralellik görülebiliyor. Mesela, 2007 yılında ABD’de Lehman Brothers’ın ve bankalar sisteminin çökmesi, 630-640 milyar dolarlık çözülmeye neden oldu. Körfez’de problemler yaşandığında bir sıkıntı içerisine girmiştik. Sonra 2014-2015 yıllarında çelik sektörü olarak -7,4 ve 1,8’lik küçülmeler yaşadık. Çin çelik ürünlerinin bütün dünya piyasalarını işgal ettiği bir dönemdi. Çinliler çok ağır bir baskıya maruz kaldılar. G20 ve G7’de eleştirildiler. Sonra geri çekildiler. En son Başkan Trump’ın Çin’e karşı başlattığı koruma tedbirlerinin Türkiye’ye de olumsuz yansımasını gözledik. Bu arada Türkiye ile ABD arasındaki olumsuzluklar, Rahip Brunson’un serbest bırakılması, bankalar sistemine olumsuz mesajların verilmesi, Türkiye’de bütün bankaların akreditiflerinin çalışamaz hale gelmesi, sektörü olumsuz etkiledi. Tabii bu çok fazla konuşulmadı ama bütün akreditifler durdu ve bazı kuruluşlar çantalarında paralarla gidip, hurda paralarını ödeyip çarkları çevirmeye çalıştılar. İşte 2018-2019’daki negatif büyümenin nedeni budur.

Enteresandır, biraz evvel Yener Bey de bahsetti. 2020 yılındaki pandemi döneminde bütün dünya olumsuz etkilenirken Avrupa ülkelerinde %16-17’lik bir etki söz konusuydu. Çin Rusya, İran, Vietnam ve Türkiye olmak üzere 5 ülke bunun dışında kaldı. Onun dışında bütün ülkeler negatifteyken biz %6,1’lik bir büyüme gösterdik. “Bu çelik sektörümüzün ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.” dedik. 2021’de de son derece güzel bir performans gösterdik. Fakat her türlü krize alışkın olduğumuzu zannettiğimiz bir dönemde, bu defa kriz alışmadığımız bir yerden geldi. Yani Rusya- Ukrayna Savaşı bizim için hakikaten bir yerinden tutamadığımız bir nitelik taşıyor. Bunun da bizi en olumsuz etkileyen yönlerinden birisi enerji fiyatları.

Çelik Sektörü Dizlerinin Üzerine Çöktü

Ağustos ayında enerji fiyatlarına %50 zam yapıldı. Bizim enerji girdi maliyetlerinin toplam maliyetler içerisindeki payı %8 idi. Bu oran bir yıl içerisinde %28’e kadar çıktı. Şimdi bu kadar artınca, hele hele bir gecede birden bire maliyetleriniz yarı yarıya artınca, mesela %18’den %28’e çıkınca, 10 puanlık bir kayıp yaşıyorsunuz toplam maliyetler içerisinde. 700 dolara sattıysanız 60-70 dolar zarardasınız. Bunu ileriye doğru yansıtamazsınız. Bağlantıları 3-4 ay evvelden yapmışsınız. Hadi önceden bilseniz belirli ölçülerde yansıtma gayreti içinde olabilirsiniz belki. Bir de bunu yansıtma imkânınız yok. Çünkü bu krizi bütün dünya ile aynı anda yaşamıyorsunuz. Siz bunu yaşarken Uzak Doğu’dakiler yaşamıyor, Körfez’dekiler tadını çıkartıyor. Böyle bir durumda rekabet gücümüzün büyük ölçüde örselendiği, adeta çelik sektörünün dizleri üzerine çöktüğü bir süreç içerisine girdik. Bu olumsuzluklar son beş ayımıza yansıdı. Üretimimizde çok ciddi düşüşler yaşandı. Pandemi döneminde yaşamadığımız üretim düşüşlerini burada yaşadık. Şimdi bunları size rakamlar itibarıyla özetle sunmaya çalışacağım.

Dünya ham çelik kapasitesinde genellikle bir artış eğilimi söz konusu. Bu yıl biraz daralma varsa da o daralma %3,8 oranında. Yıl sonu itibariyle %3’ün altına düşer diye bekliyoruz. Kapasite kullanım oranında da öyle. Dünyanın ham çelik üretiminde kapasite kullanım oranı %80’nin üzerinde. Bu aslında tam kapasiteye yakın bir oran. Çünkü %100 seviyesine ulaşılması zaten mümkün değil. Tam kapasite dediğimiz %100’e daha çok entegre tesisler teknolojileri itibarıyla ulaşır. Ark ocaklı tesisler %70-75’i hele hele %80’i buldukları zaman tam kapasite gibi kabul edilebilirler. Bu açıdan dünyanın kapasite kullanım oranı oldukça iyi. Türkiye’nin kapasite kullanım oranı bunun biraz altında, %75 seviyesinde. Geçen yıl çok ciddi bir sıçrama gösterdi. Ancak bu yıl o sıçramanın tersine bir gelişme içerisine girdiğimizi görüyoruz. %75’ten %66’ya indi. Yani neredeyse 10 puanlık bir düşüş göstererek gerileme içerisine girdik. Hele hele bunu son aylar itibarıyla değerlendirecek olursak, son aylarda %60’ın altına gerilemiş vaziyetteyiz.

65 Milyon Tona Ulaşacağız

Türkiye’nin dünya çelik üretiminde 2021 yılındaki yeri Almanya’nın da üzerinde 7. sırada idi. Bunu iki sene becerebildik. Bu yıl Almanya’nın gerisine düştük. Ancak son iki ay itibarıyla Brezilya ve İran’ın da gerisindeyiz. Yani 7. sıradan 10. sıraya düşmek gibi bir şansızlıkla karşı karşıya kaldık. Bunun geçici bir durum olduğunu söyleyebilirim. Yani Türk çelik sektörü, önümüzdeki yıllarda yeni kapasiteleri devreye sokacak. 2023 yılında yaklaşık 6 milyon ton ve 2025 yılına kadar da 10 milyon tonun üzerinde yeni kapasitelerle 55 milyon tondan 65 milyon ton üretim kapasitesi seviyesine ulaşacağız. Bu yeni kapasiteler sayesinde hem ihracatı artırma hem de ithal ikamesini daha yüksek oranlarda gerçekleştirme imkânına sahip olacağız. Bu da üretimimizin artmasına imkân sağlayacak. Kısa sürede 50 milyon ton seviyelerine ulaşabileceğimizi değerlendiriyoruz. Dolayısıyla Almanya’yı geride bırakarak tekrar 7. sıraya yerleşmemiz söz konusu olabilecek. Ama gönlümüz Güney Kore’yi de geride bırakarak 6. sıraya yerleşmekten yana. Buna ilişkin bir gelişmenin de beklentisi içerisindeyiz.

Dünya nihai mamul tüketimine bakarsak, tüketim zaman zaman 2015’te biraz evvel söylediğim gibi kriz yılında ve 2020’de pandemi döneminde biraz düşüş gösterdi. Aslında bu tam dünyayı yansıtmıyor. 2020 yılında %0,2 dünya ortalaması. Çin Halk Cumhuriyeti’nde pozitif, %8 civarında Avrupa ülkelerinde ise oldukça negatif. Bunun ortalaması %0,2. Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünya çelik üretiminin tek başına %53’ünü gerçekleştirdiğini belirtmek isterim. Dolayısıyla Çin’deki dalgalanmalar bütün dünyadaki çelik üretimini olumsuz yönde etkiliyor.

Nihai mamul tüketiminde Türkiye’nin durumuna baktığımızda bu yıl tüketimdeki düşüş nihai mamullerde %2,5. Nihai mamullerin normal ham çelik üretimine göre bir farklılığı var. Nihai mamul içerisinde ithal edilen kütük, slab gibi yarı ürünleri de görebiliyoruz. Dolayısıyla yurt içi tüketim düşük de olsa, üretimdeki düşüş ithalatın katkısıyla daha mütevazı seviyelerde kalabiliyor. Ama biz daha fazla ithalat yapılmış olmasını, Türkiye için bir kayıp olarak görüyoruz. Bunun geçici bir durum olduğuna, olması gerektiğine inanıyoruz. Bunu gerçekleştirmenin gayreti içerisindeyiz.

Türkiye’nin ürünlere göre nihai mamul tüketimine baktığımızda, yassı ürünlerde biraz daha iyi durumda olduğumuzu, üretim seviyesinin uzun ürünlere yaklaştığını gözlüyoruz. 2021 yılında, %48 yassı ürün %54 uzun ürün gibi bir dağılım söz konusu. Ben bu sektöre 1998 yılında kamudaki görevimden ayrılarak intisap ettim. Savunma Sanayi Müsteşarlığında Müsteşar Vekilliği yapıyordum o zaman. Oradan ayrıldığımda Türkiye’de daha ziyade uzun mamul ağırlıklı bir üretim vardı. Sadece 3 milyon ton üretim vardı yassı mamullerde. O da Erdemir’in üretimiydi. 10 sene boyunca 3 milyon ton olarak devam etti. 2008 yılında gerçekleştirilen yatırımlarla İsdemir yassı ürüne dönüştürüldü. Çolakoğlu, HABAŞ, Tosyalı Grubu ve MMK devreye girdi ve 3 milyon ton önce 15 milyon ton bilahare 18,5 milyon ton seviyesine kadar yükseldi. Türkiye’nin çelik tüketimi, ihtiyaç duyulan çeliğin Türkiye’de üretiliyor olmasının sağladığı elverişli iklim sayesinde, daha rahat gelişti. Özellikle imalat sanayimize yeni imkânlar getirildi. Bu durum yeni yatırımları da tetikledi. Dolayısıyla, önümüzdeki yıllarda yassı ürünlerin toplam çelik üretimi içerisindeki payının gelişmiş ülkelerde olduğu gibi %70 yassı ürüne %30 uzun ürün, yani bir zamanlar %70 uzuna %30 yassı olan yassı uzun ürün üretim oranlarının, tersine dönüştüğü bir şekilde devam edeceğini ve bunun da imalat sanayimize çok ciddi katkılar sağlayacağını söyleyebilirim.

Türkiye’nin nihai mamul üretiminde biraz evvel ithalat faktörünü belirtmiştim. 2022 yılının ilk 10 ayında Türkiye’nin ham çelik üretimi %10,1 oranında düşüş gösterirken, nihai mamul üretiminde, ithalat sayesinde %8,4 oranında düşüş görülüyor. Başka bir ifade ile, 2 puanlık daha iyi bir durum karşımıza çıkıyor. Şimdi geldik Türkiye’nin profil üretimine… Buraya gelmeden evvel geçmişte bu konuda neler yapmışım diye baktım. 2006 yılında Referans gazetesinde yayımlanan bir yazımda, Türkiye’nin profil üretiminin 360 bin ton civarında olduğunu belirtmişim. 2007’de 400 bin ton. 2010’da 700 bin ton, şimdi 2021’de 3 milyon 300 bin ton. Hemen belirtmek isterim ki bu rakamlar bizim Derneğimize üye olan ve ham çelikten profil üretenlerin rakamları. Bunun üzerine haddehanelerde gerçekleştirilen ve bir kısmı da ithal girdilerle üretilen profilleri eklersek yaklaşık 6 – 6,5 milyon tonluk bir yapısal çelik üretimin söz konusu olduğunu görürüz ki bu şu anlama geliyor; 15 yıl içerisinde yaklaşık 15 misli bir üretim artışı söz konusu. Bu, Türkiye açısından son derece önemli bir durum. Geçmişte %2 seviyesinde olan yapısal çeliğin toplam çelik üretimi içerisindeki payının, %13-14 seviyelerine çıkmış olması ve bundan sonraki yıllarda da bu eğilimin devam edeceğine ilişkin çok ciddi göstergelerin bulunması, sadece yapısal çeliğin fonksiyonlarının uygulamaya aktarılması açısından değil, bu durumun, çelik sektörüne ve Türk ekonomisine yeni açılımlar sağlaması açısından da önem taşıyor.

Türkiye’nin çelik ürünleri dış ticaretine baktığımızda biraz evvel bilginize sunduğum enerji fiyatlarına yapılan yüksek orandaki zamların bizi; Vietnam, Çin, Hindistan, Japonya Güney Kore, Rusya’nın yanı sıra, Körfez ülkeleri ile Orta Doğu ülkelerinden ayrıştırdığını görüyoruz. Bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri var. Yani bize göre çok daha ucuz fiyatlarla girdi kullanıyorlar. Ayrıca, enerji fiyatlarından da bizim kadar etkilenmediler. Biz Avrupa’ya daha yakınız. Hâlâ Avrupa’ya göre daha rekabetçiyiz. Enerji Bakanlığında ilgili mercilere gittiğimizde de söyledik, “Doğal gaza zam yaptığınızda, 1400 dolar seviyesine getirdiğinizde, Avrupa’da 1000 m³ doğalgaz için fiyatlar 2000 dolar seviyesindeydi. Şimdi Avrupa’da fiyatlar 900 dolar seviyesine indi, biz hâlâ 1450 dolardayız.” dedik. Böyle bir şey oluyor. Kamudan gelenler bilirler. Şöyle bir alışkanlık var; kamu bir yerden bir gelir elde etmeye başladığı zaman, o geliri elde etmesinin şartları ortadan kalktıktan sonra bile bu geliri sürdürmek ister. Çünkü geliri kaybetmek istemez, onu bir yere harcamaya alışmıştır zaten. Deprem sonrasında telefonlardan, şunlardan bunlardan alınan vergilerin depremin etkileri ve depreme yönelik yatırımlar bittikten sonra da devam etmesi durumunda olduğu gibi. Çevre katkı payı ve diğer meselelerde olduğu gibi. Burada da öyle bir durum var. Ancak dileriz ki enerjide bunu yapmazlar. Çünkü bizimle beraber bütün sektörler dizlerinin üzerine çöktü. Cılız seslerle “İhracatımız artıyor.” diyoruz ama bu arada ithalatımızın ihracatımızdan daha fazla arttığını ve dış ticaret açığının 10 ayda 100 milyar dolar gibi bir rakamı geride bıraktığını mahcubiyetle ifade ediyoruz. Ama modelin de adı İhracata Dayalı Model. Şimdi ya bu modeli samimi olarak uygulamıyoruz, idrak etmiyoruz göstermelik olarak söylüyoruz ya da gerekli tedbirleri almakta bir yetkinlik eksikliği içerisindeyiz. Bunun giderilmesi lâzım. Bu Türkiye’nin ödememesi gereken bir bedel.

Hemen size şunu söyleyeyim; bunları söylerken zerre kadar bir siyasi mülahaza ile söylüyor değilim. Siyaset ile ilgili hiçbir şey yok. Tamamen matematiksel, ölçülüp, biçilebilecek bir konu. Şimdi “Türkiye battı, bitti.” denir genellikle. Kredi derecelendirme kuruluşları da “Türkiye 2-3 ay içerisinde batacak.” der. Sonra aradan üç ay geçer bir açıklama yaparlar; “Türkiye’nin dinamikleri burada bizim beklentilerimizin dışında gelişti. Öngörümüzü değiştiriyoruz.” diye. Sebebi şudur efendim; Türkiye’nin şu anda 380 tane organize sanayi bölgesi var. Bu organize sanayi bölgelerinde binlerce iş yeri bulunuyor. 2,5 milyon çalışan insan var. Bu insanların bütün işleri yatıp kalkıp işlerinin ayakta durabilmesini sağlamaya çalışmak. Hükümetler basiretli davranıp önlerini açarsa, çok daha hızlı büyüyorlar. Hükümetler negatif politikalar uygularlarsa, büyümeye devam ediyorlar ama bebek adımlarıyla. Ancak batmıyoruz. Dolayısıyla böyle bir sigortamız var. 1980 yılında, Özal döneminde özel sektör ekonomi arabasının önüne çekildi. Daha önce KİT ağırlıklı bir anlayışımız vardı ve KİT’ler son derece büyük kayıplarla ekonomik faaliyetleri yürütüyorlardı. Ben İsdemir’i yakından takip etme fırsatını buldum. İsdemir’in yıllık zararı 200 küsur milyon dolardı. Her yıl 200 küsur milyar dolar zarar ederlerdi ve Genel Müdürü “Allah aşkına bizi şikâyet edin baskı yapıyorlar sağdan soldan ucuz fiyatlarla vermemiz için haksız rekabet yaratılıyor.” derdi. Ben de şikâyet ederdim, bu sayede fiyatına zam yapardı. Ama 200 milyon dolar civarında zarar ediyordu. Kardemir’in özelleştirildiği zaman borcu 250 milyon dolardı. KİT olduğu zamanlar maalesef çok istismar edildi. Ben Mülkiye mezunuyum. Mülkiyeden devletçi bir anlayışla mezun oldum. Fakat 3-5 yıl sonra işin içerisinde gördüm ki devlet elinde özel sektör kuruluşları batık ve kamunun bütün kaynaklarını vantuz gibi emen kuruluşlara dönüşüyor. O zaman demek ki bizim ülkemizde devletçi bir anlayışla iş yapmak mümkün değil. Gerçekli olmak lazım. Bu sayede Türkiye yanlış ekonomi politikalarına rağmen ayakta durabiliyor. İyi ekonomi politikaları ile daha iyi olabilecek bir ülkeyiz. Bunun garantisi de her yerde kendi işini ayakta tutmaya gayret eden özel sektör kuruluşları.

Netice itibarıyla 40 milyon ton seviyesinde bir üretim gerçekleştirdik biz 2021 yılında. Ancak 2022 yılının ilk aylarındaki rakamlara bakacak olursak, şu anda 35,5 milyon ton seviyesinde bir üretimle yılı kapatacak gibi görünüyoruz. Bunda inşaat sektörünün kısmi bir payı var. Ancak esas olan, enerji maliyetlerinin uluslararası piyasadan çekilmemiz sonucunu doğuran negatif etkisi. Bunu ilgili makamlara anlattık. Bir kuruluşu, diyelim ki BOTAŞ’ı kurtarmak istiyoruz. “Anlıyoruz, BOTAŞ’ın da kurtarılması gerektiğini inanıyoruz. Ama orayı kurtaracağım diye yüzlerce kuruluşu dizlerinin üzerine çökertecek bir sonuç ortaya çıkıyorsa, bunun gözden geçirilmesi gerekiyor. Bütün kuruluşlarımızın ayakta kalması ve Türkiye’nin ekonomisinin çarklarının dönmesi, önceliğin bu olması gerekiyor.” dedik. Ümit ederiz ki anlaşılmıştır. Çünkü doğal gazda %20 oranında bir iyileşme oldu aralık ayında. Elektrikte de bu iyileşmeyi bekliyoruz.

Yapısal çelik ile ilgili şöyle bir problemimiz oluyor; savunma sektöründe de böyledir. Yani 3 milyar, 5 milyar dolarlık projeler azdır. Çıktığı zaman Türkiye için bir fırsat penceresidir. Bir şeyleri Türkiye’de üretebilmenin fırsat projesidir. Genellikle şöyle denir; “Efendim biz bunu yapamayız. Şimdi bunun riskleri var. En iyisi yurt dışından alım yapalım.” Öyle de yapılır. Mesela Üçüncü Köprü için tam yumurta kapıya geldiğinde beni Ticaret Bakanlığından aradılar. “İşte biz size yazsak, Boğaz Köprüsü’nde kullanılacak profiller gelmiş gümrükte bekliyor. Köprünün de gecikmemesi gerekiyor. Bize Türkiye’de üretilmediğini söyleseniz.” “Bu çok ayıp bir şey” dedim. “Sayın bakanımız da rica ediyor.” falan… Yazdım bizimkilere “Kısa bir sürede yapabilir misiniz?” diye. “Kısa sürede yapamayız.” dediler Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde kullanılan profiller Kore’den ithal edildi. Sonra Çanakkale Köprüsü ile ilgili olarak “Bunlar Türkiye’de üretilebilir. bunları dışardan ithal etmeyin.” diye sağa sola yazılar yazdık. Tekrar bir Güney Kore firması çıktı. Bir de baktık yine Güney Kore ürünleri kullanılıyor. Uzak Doğu firmalarının burada temsilcileri de vardır. Bunu açık olarak toplantılarda da söyledik. Yassı çelikle ilgili birtakım toplantılar yapıyoruz dampingle ilgili, “Bizimkiler ithal ettiğimiz ürünler dışarıda bırakılsın.” deniyor. Neden olarak “Bunun Türkiye’de üretilmesi mümkün değil. Üretim yok.” deniyor. “Peki kardeşim siz kaç yıldır Türkiye’desiniz?” diyoruz. “20 yıldır.” diyorlar. “Şimdiye kadar neden üretmediniz Türkiye’de?” diyoruz. “Efendim Türkiye’de üretim o kadar kolay değil ki!” falan gibisinden bir sürü şeyler söylüyorlar. Kendi ülkelerinde katma değeri bırakmak için her şeyi yapıyorlar. Bizim kendi mühendisimizin de, bir ihale dokümanı hazırlarken; “Şunlar, şunlar Türkiye’de üretilecek.” demeleri, bu uyanıklık içerisinde olmaları gerekiyor.

Yapısal Çelik Özel Bir Alan
Yapısal çeliğin şöyle bir faikiyeti var, bir alan açıyor Türk çelik sektörüne. 2014 krizi döneminde bütün firmalarımızın sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, yapısal çelik ürünleri büyük profiller üreten bir firmamıza gittik, “Sizde durum nasıl?” diye sorduk. “Biz iyi durumdayız.” yanıtını aldık. Herkes dizleri üzerine çökmüşken bu nasıl oluyor?” dedik. “Şu gördüğünüz profiller var ya bunları Şili’ye gönderiyoruz bunları bilmem nereye gönderiyoruz. Bizim ürünlerimiz etkilenmiyor. Aynı çelikten üretiyoruz bunları ama bizim 300 dolarlık marjımız var.” dediler. Böyle bir katkı sağlıyor. Özel bir alan burası. Dolayısıyla zaman zaman orada da bir takım iniş çıkışlar yaşanıyor ama portföyünde diğer ürünlere göre, belirli oranda yapısal çelik ağırlığı olan kuruluşlarımız daha rahat hareket edebiliyor kriz dönemlerinde. Alternatif yönelimleri olabiliyor. Bu bir avantaj. Bu tür büyük projelerin böyle “En düşük fiyatı veren istediği şekilde yapsın.” diye hazırlanmaması gerekiyor. Ülkenin 3-5 milyar dolarını oraya tahsis ediyorsanız, o projeler kapsamında gerçekleşecek istihdamı da dikkate almak mecburiyetindesiniz. Bu arada dışarıya gitmemesi gerekiyor. Bu çok zor bir şey de değil. Bunu yapmaya çalıştığınız zaman, savunma sanayinde ilk başladığımızda askerlerimiz arasında “Türk ürünleri olamaz güvenemeyiz.” diye bir düşünce vardı. Bir süre sonra bu mantığın da geçerli olmadığı ortaya çıktı. Böyle bir itişme içerisine girerdik sürekli, şu da Türkiye’de üretilsin, bu da Türkiye’de üretilsin diye. “Asla bir şey üretilemez, çivisine dahi dokunursak bunu kullanamayız.” denilen şeyler için bir baktık ki %40-50’sini ilk aşamada üretebiliyoruz. Şu anda da tasarımını da yapacak şekilde üretmek mümkün. Teknolojileri de üretebilecek durumdayız. Aynı şeylerin yapısal çelik ağında da yapılması gerekiyor. Yapısal çeliğin şöyle bir avantajı var; 1985 yılında Japonya’ya gittiğimde sağda solda ilk defa gördüğüm profillerden bir şeyler üretiliyordu. “Ne bu?” dedim. “Depreme dayanıklı olsun diye yapıyoruz.” dediler. O sırada da 6,2’lik bir deprem oldu Japonya’da. Çok sallandık, iki dakika sürmüştü. Sonra “Ne oldu?” diye sorduk. Birisinin kafasına kitaplık düşmüş, birisinin kafasına ütü düşmüş. Netice itibariyle depreme karşı bir dayanıklılık sağlıyor. Çok pratik ve hızlı bir şekilde kullanmanız mümkün.

Çin Halk Cumhuriyeti’ne Kürşat Tüzmen Beyefendi ile bir ziyarete gitmiştik. Urumçi’de Sheraton Otelinin hemen karşısında bir bina yapılıyor yapısal çelikten. Sabah gidiyoruz geliyoruz, bakıyoruz bir kat çıkmış. Yani biz orada 6-7 gün kaldık. Görüş mesafemizin altında olan bina bir baktık ki benim odamın üstüne çıkmış. Arılar gibi koşturuyorlar gökdelende bir kat bitiyor bir günde. Böyle bir pratikliği de var. Deprem konusunda olumlu sonucu İran’da da çok gördük. Hemen şunu söyleyeyim; “Yapısal çelik depreme dayanıklıdır, betonarme çelikler depreme dayanıklı değildir.” gibi bir şey demek değil bu. Yapısal çelik de betonarme çelik de depreme dayanıklıdır. Ustalık bilgisi, zemin etütleri bunlar çok önemli. Yapısal çelikte de doğru ustalık bilgisi olmayınca mesela bu ayki Çelik dergisi sayısında var. Karların yığıldığı yanlış tasarımlanmış, çelik yapıların tavanları çökebiliyor. Neden, ustalık bilgisi eksik olduğundan. Normalde çökmemesi gerekiyor. Ama yapısal çeliğin burada bir kolaylık pratiklik sağladığını, üreticiler açısından da yeni açılımlara yeni ihraç imkânlarına olanak verdiğini, kapı araladığını Türk çelik sektörü açısından bundan sonraki yıllarda gerek ihracatını gerekse üretimini artırabilmek için bir kaynak oluşturabileceğini söyleyebiliriz. Bu açıdan önümüzdeki yıllarda, Türk çelik sektörünün 60 milyon tonlar seviyesine yürüyüşünde, yapısal çeliğin katkısının da büyük olacağını belirterek sözlerime son vermek istiyorum. Bu toplantıyı düzenledikleri için Türk Yapısal Çelik Derneğine teşekkür ediyor, Nesrin Hoca Hanım’ı geride iz bırakarak yaşadığı hayattan dolayı tekrar hayırla anıyor, beni dikkatle dinleme nezaketi gösteren tüm katılımcılara sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Teşekkür ederim.
Çelik Yapılar - Sayı: 79 - Kasım / Aralık 2022

Kendimizi Sınayalım

KENDİMİZİ SINAYALIM SORU 79



© 2014 - Türk Yapısal Çelik Derneği